14 Aralık 2015 Pazartesi

KÖY OKULLARINDA ÖĞRETMENLİK YAPMAK




Bugün Samsun'un köy okullarından birine eğitime gittim. Velilere beslenme eğitimi verdik. Ailelerin çocuklarının obezite ( fazla beslenme ve hareketsiz yaşama bağlı boy - kg dengesizliği )hastalığına yakalanmaması için işlerini bırakıp okula gelmeleri , anlatılan konuları can kulağı ile dinlemeleri ve paylaşımları çok değerliydi .

Burada anlatmak istediğim asıl konu bu köy okulundaki öğretmenlerin duruşuydu.  İki ilköğretim okulu öğretmeni 32 öğrencinin bütün sorumluluğunu almıştı. İki öğretmen yaklaşık 5 metrekarelik bir odada hem güvenlik , hem müdür , hem velilerin akıl hocası , hem sürekli kapıyı çalıp soru soran ve arkadaşlarını şikayet eden öğrencilerin danışmanıydılar.

Gözlemleyebileceğim kadar uzun kaldım yanlarında. İdealist olmayan ve işini sevmeyen insanların dayanabileceği bir ortam değil. Hareket ve gürültü hiç bitmiyor , kendilerine ayırdıkları lavabo hariç özel bir zaman yok . Çünkü ya dersteler ya sorumlular . 

Çok sohbet ettik . Bir sürü konuda . Konuşulan her şey dönüp dolaşıp çocuklara geldi . Çocuklarımızın başında böyle idealist ve öğrencilerini seven öğretmenlerin sayılarının artması için , herkesin üstüne düşeni yapması duasıyla oradan ayrıldım...

                           ******                                      ******                                         ******

İBRET VERİCİ KISSALAR -2



İstanbul'un Vefa semtine adı verilen Şeyh Vefa , Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin , Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti . Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba , sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa'nın oğlu da bunu yapıyordu.Sakalar bir din büyüğünün oğludur çok sürmez diye bir müddet dayansalar da baktılar vazgeçecek gibi değil Şeyh Vefa' ya şikayet ettiler.Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca özene , disipline rağmen evladından yanlış davranışlar hasıl oluyordu. Düşündü , düşündü ...


Eve geldi . Hanımına seslendi : '' Hanım bu çocuğun hamileliğinde bana anlatmadığın özel bir şey yaşadın mı ? '' Hanımı düşündü ve cevap verdi : ''Evet Bey . Bir ara canım aşırı portakal çekmişti . Ben de komşudan istemeye utandım . Karanlıkta bir iki tanesini iğne ile delip azıcık çıkan suyu tattım. Nefsimi körelttim.'' 

Şeyh Vefa dinledikten sonra hanımına şöyle seslendi : '' Hanımım hemen o komşuya git , bana anlattıklarını aynen anlat ve helallik iste ! '' 

Hanımı denileni yapmış ve helallik almış . Çocuğunda kırba deldiği bir daha görülmemiş . Şeyh Vefa Hz.'nin kıssasından anlıyoruz ki sorumluluğu büyük din adamlarının hayatlarındaki en ufacık hata kendini başka şekillerde gösterir ve bu yüce zatlar bunu anlayacak ferasete sahiptirler... Örnek olması duasıyla...




11 Aralık 2015 Cuma

ŞİİR DURAĞI -3


Büyüyünce de giyebilsinler diye,
Bir beden büyük gelir hayalleri köy çocuklarının.
Ve gidişler biriktirir belleğinde yollar.
Beyaza çalan bütün renkleri ,
Kafiyesiz hüzünlere bölüştürür annem.
Deniz taşar cezvesinden
köpük köpük.
Sonbahar düşünceli.
Kış ürkek.
Meczub şairlere öykünen dağlar,
Gözlerine şiir kaçan gök
Ve yağmurlar sızar
açık kalan yaralarından ademoğlunun,
Sonra duvar çatlağında açan bir çiçeğin umudu
Zamana erir insan usul usul
Ve dipnot gibi durur karşımızda
Hayatın ağzımızda bıraktığı tad:
Ya pasta...
Ya pas...

TABUT




Bir hanımefendi anlatıyor; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
Güzel bir kızdım.
Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış.
Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
Nişanlandık.
Nişanlımı seviyordum.
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.
Alt üst oldum.
Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
Yıkıldım.
Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti.
Evlenmiştim,
Bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı.
Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.
Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
Olur, dedim.
Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçeride yardımcıları çalışıyordu.
Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.
Evet, dedi.
Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin,dedi.
İstanbul işgal altındaydı,
Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadolu'ya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayati bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim...
BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.


( Anonim )

10 Aralık 2015 Perşembe

İBRET ALINACAK KISSALAR


Behlül Dânâ , bir gün Halife Harun Reşid'in huzuruna gelir. Halife , o sırada tahtında olmadığı gibi odasında da yoktur. Fırsattan istifade edip tahta oturur. Biraz sonra koruma görevlileri gelir ve bakarlar ki tahtta biri oturuyor , onu hemen aşağı indirirler ve başlarlar dövmeye...Bir müddet sonra halife gelince bakar ki Behlül ağlıyor.

Hemen sorar:

- '' Niçin ağlıyorsun , ne oldu ? ''

Halife muhatabından cevap alamayınca , koruma görevlilerine sorar aynı soruyu :

- '' Ne oldu buna ? ''

Görevliler şöyle derler :

- '' Ey mü'minlerin emiri !.. Bu adam , sizin makamınızda oturuyordu. Biz de akıllansın diye bir iki vurduk . Ondan ağlar. ''

Behlül söze karışıp şöyle konuşur :

-'' Hayır ! Ben o yüzden ağlamıyorum , senin için ağlıyorum . Ben ömrümde bir kez bu makam oturduğum için bu dayağı yedim . Sen ki her gün oturuyorsun . Acaba ne kadar dayak yiyeceksin ? ''

                                ****                            ****                            ****

4 Aralık 2015 Cuma

BAŞARININ SIRRI UZAKTA DEĞİL


İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İş adamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İş adamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
İş adamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
İş adamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.

3 Aralık 2015 Perşembe

ÖZGÜR ENGELLİLER


Hava soğuktu ve yağmur yağıyordu . Aklımda eve girdikten sonra yapmam gerekenler , ellerimde torbalar dolmuş bekliyordum . Durakta ciddi bir sıra oluşmuş ve şemsiyesi olmayanlar yandaki ayakkabıcının tentesine sığınmıştı . Öğrenciler aralarında şakalaşıyor , yaşlı iki teyze dolu geçen dolmuşlardan şikayet ediyor , ratgele biraraya gelmiş bir grup insan bizi sıkıntıdan kurtaracak dolmuşumuzu  bekliyorduk.

Yaşam her anı birbirinden farklı zıtlar sayesinde farkındalığımızı arttıran gizemli bir yol . Çok sıradan bir işten çıkış akşamı , benim için birkaç dakika sonra göreceğim bir anlık bir görüntüyle zihnime kazınacaktı.

Neler neleri kaçırıyoruz çoğu zaman . İnternette dolaşıyoruz bir haber veya yazı bizi yakalıyor , açıyoruz , okuyoruz bağlı olduğu linklerden kendimizi bambaşka bir noktada buluyoruz. Belki bir yarım saat sonunda ilk başladığımız noktadan farklı bir noktaya ulaşıyoruz. Dikkatimizi çeken başka bir şey olsaydı yine aynı kalmayacak , fakat bu sefer başka bir noktada olacaktık. Yani sonsuz sınırsız seçeneklerle gelişiyoruz ve değişiyoruz...

Dolmuş parasının üstünü çantama henüz koymuştum ki , başımı kaldırdığım an ikisini gördüm. Sadece bir an , sonradan yakaladığıma şükrettiğim bir an dahil oldular yaşamıma.



İkisi de tekerlekli sandalyelerini kanatlarını özgürce çırpan iki kuş edasında kullanıyorlardı. Belli ki aşıktılar. Öyle mutluydular ki...Elimdeki torbanın dizlerimin üstünde kurşun gibi ağırlaştığı o an bu iki engelli insanın mutluluk bulutu düşüncelerim dahil tüm ağırlığımı hafifletti . Rüzgar gibi geçtiler yanımdan .Soğuğun , yağmurun ve trafiğin içinden aşık gülümsemeleriyle kanatlarını çırparak...

                      *****                    *****                *****              ******

3 ARALIK  DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ  İÇİN  HİÇ TANIMADIĞIM ENGELLİ ÇİFT ANISINA YAZDIĞIM YAZIYI PAYLAŞTIM . UMARIM BU GÜZEL İNSANLAR ÇOK DAHA İYİ KOŞULLARDA HAK ETTİKLERİ ŞARTLARA KAVUŞURLAR . Ayşen Çankaya