21 Ekim 2016 Cuma

SİYASET :)



İlkeli ve ahlaklı siyaset belki de dünyanın en ihtiyaç duyduğu şey . Sözcük anlamını araştırırken çok şaşırdım. Arapça kökenli bu kelime at eğitimi , at talimi anlamına geliyormuş. Osmanlı' da devlet geleneği için bu sözcüğün özellikle ölüm cezası için kullanıldığı görülmüş. Yunan siyasal yaşamında ise polise veya devlete ait etkinlikler biçiminde tanımlanmış.

Tanımlar bir yana okuduğum paylaşım siyaseti mizahi yönden şöyle tanımlıyor;

'' Oğluma , benim seçtiğim kızla evleneceksin dedim . Hayır dedi. Ama ülkenin en zengin adamının kızı dedim . Peki dedi .

Ülkenin en zengin adamını aradım ve kızının oğlumla evlenmesini istiyorum dedim . Hayır dedi. Ama oğlum ülkenin en büyük bankasında CEO dedim. Peki dedi.

Ülkenin en büyük bankasının sahibini aradım. Oğlumu CEO yapmasını istedim . Hayır dedi. Ama oğlum ülkenin en zengin adamının müstakbel damadı dedim. Peki dedi . ''

İşte siyaset böyle işlermiş :))) Ahlaklı , adalet ve eşitlik değeri yüksek , yalandan riyadan uzak , parayı makamı değil insani değerleri önemseyen siyasilerin sayısının artması duasıyla... Hayırlı Cumalar...









12 Ekim 2016 Çarşamba

ZOR GÜNLER GEÇECEK İNŞALLAH !

   






      Ülkemiz zor günler geçiriyor. Hepimiz şiddeti değişen miktarlarda , olanlardan etkilendik . Daha önce de yazdığım gibi milletçe iyi işler yaptığını sandığımız kişilerin asıl yüzünü görüp şok geçirdik .

      Benim hem anne , hem baba tarafım göçmen . Mübadil de diyorlar . Tam sözlük açılımı başkasının yerine getirilmiş , mübadele edilmiş. Lozan Antlaşmasına göre, İstanbul dışında oturan Rumlarla değiştirilmek üzere Batı Trakya dışındaki Yunanistan'dan getirilen Türkler. Hem anneannemler hem de babaannemler vatanın 1 metrekaresine kurban oluruz inancıyla yaşadılar ve örnek oldular bize . Yaşadıkları zorlukları anlatırken , özvatanlarındaki her avuç toprağı gözü gibi korudular , aç kaldılar ama satmadılar .

        Bu duygularla büyümek çok başka bir şey . Hem de insanı hassaslaştırıyor. Benim gibi her İstiklal Marşı'nda gözleriniz doluyorsa vatana yapılan her hainlikte de bir o kadar etkileniyorsunuz.

       Ne kadar eğitimli olursanız olun farkına varmadan psikolojinizin sizi üretiminizi bile yavaşlatacak kadar düşürdüğünüzü gördüğünüzde önünüzde iki seçenek kalıyor . Ya düşecek , ya yükseleceksiniz...

       Gözlerimi kapatıp iyi ki büyüklerim kendi masum halkının üstüne ateşler yağdıran asker üniformalı hainleri , üstlerinden tanklarla geçen acımasızları görmediler diye içimden geçirdim...

        Bize düşen aynen onlar gibi evlatlarımıza yaşananları ve ehemmiyetini yaşlarına uygun olarak anlatmak . Burunlarını tablet ve telefonlarından kaldırmayan Justin Bieber gibi ünlüleri kendi tarihi kahramanlarından iyi tanıyan nesile mutlaka ebeveynler olarak ustalıkla yaklaşıp asıl kahramanları birer birer tanıtıp ; vatan , millet , bayrak , toprak , Atatürk sevgisi gibi değerleri onlarla kaliteli zaman dilimlerinde birlikte paylaşmak çok etkili olacaktır. 

        Bu vatanın topraklarının ne kadar değerli olduğu içten ve dıştan parçalamak isteyenlerden belli . İdarecilerimiz , öğretmenlerimiz ve biz aileler de bu zor zamanlarda üstümüze düşeni hassasiyetle yapmalı , geleceğimiz için hem çalışmalı hem dua etmeliyiz... Sağlıcakla kalın... Muharrem Ayınız da kutlu ve bereketli olsun.


28 Eylül 2016 Çarşamba

FETÖ'NÜN İSTEDİĞİNİ VERMEYELİM !



               Siyasi yorumların çokça yapıldığı şu dönemde ben bloğumdan birlik , beraberlik duygusu içinde , ufak olayları büyütmeden karşımızdakinin değerlerine saygı duyarak demokratik , insani ve uygar şekillerde iletişim kurmayı şiddetle tavsiye ediyorum .

       Burası fikirlerimi sizlerle paylaştığım mekanım. Bu mekanı vatanım ve milletimin yararına kullanmayı görev addediyorum.

       Yazı yazılacak çok konu var . Sağlık ve koçluk tecrübelerimle paylaşımlarımız hız kesmez evvelallah . Ancak milletçe öyle hassas zamanlardan geçiyoruz ki ...

       Hepimiz şok olduk . Sarsıldık . Bazılarımızın ailelerinden , bazılarımızın arkadaşlarından gözaltına alınanlar hatta tutuklananlar oldu . Çocuklar korku ve güvensizlik duyguları ile arkadaşlarına dahi fetöcü lakapları takabilir hale geldiler. Güven duygumuz yerle bir oldu . İşte sadece bu sebeple bile fetöyü asla affetmeyeceğiz. Ancak son zamanlarda yaşanan olaylar toplumsal sabır ve sakinliğimizi de kaybettiğimizi gösteriyor. Tekrar rica ediyorum . Hepimiz sakin olalım. Hemen küçücük meselelerde ayrışmayalım.

        Geçen haberlerde iki futbol takımının taraftarlarının birbirlerinin araçlarına saldırmalarına şahit oldum . Ülkemiz içeriden ve dışarıdan zaten düşmanlarla dolu bize ne oluyor daha ! Lütfen şu günlerde kendimize daha çok dikkat edelim . Ciddi sorunlarımız başladıysa profesyonel yardım almaktan çekinmeyelim. Düşmanlarımızı sevindirmeyelim.
Saygılarımla...

21 Eylül 2016 Çarşamba

EĞİTİM ŞORT :)



     Son günlerdeki şort polemiğine katılmadan olmaz. Durum nöbetten çıkan bir sağlık çalışanının özgür iradesi ile seçtiği kıyafetin hiç üzerine vazife olmayan birisi tarafından eleştirinin çok ötesinde fiziksel müdahele tepkisi ile karşılaşması .

    Hepimiz toplu taşım araçlarını kullanıyoruz . Hele de büyük şehirlerde uzun mesafelerde ekonomi ve vakit tasarrufu açısından avantajlı . Ben tramvayları seviyorum . Kulağında güzel bir müzik ya da merak ettiğin bir kitapla keyifli bir yolculuk olası . Şimdi bu yolculuğu tekmelenen hemşire hanımın gözünden düşünelim.

    Yoğun olmasa da nöbet nöbettir . Bir nöbette sağlık çalışanları ( hele de yardımcı sağlık ) sayısız soruya cevap verir , sayısız sorun çözer . Ha bir de tatlı dilli ve güler yüzlü ise sayısız hasta duası alır . Kıyafetine bakarak yargılamak , merhametli Yaratıcı yerine karar vermek değil mi biraz da... Kimin O' na daha yakın olduğunu O'ndan daha iyi kim bilebilir ?

    Şimdi yorgun argın evine giden hemşiremiz giyim tarzı nedeniyle şiddete uğruyor. Geriye dönelim ve bir üst bakıştan olayı değerlendirelim . Bu tekmeleyen kişi etrafı süzmek ve ahlak bekçiliği yapmak yerine güzel bir müzik dinleseydi , ayakta değilse kitap okusaydı ...Pişman olacağımız anlık tepkileri erteleyebilmek ve sakince düşünebilmek ne yararlı ve gerekli bir erdem !

    Mutluluk insanın içinden başlar , mutluluk ve kişisel gelişim için içe dönmek şart . Bu kişinin ciddi bir öfkesi olmalı . Çünkü bu davranışı hiç bir dini  ve ahlaki öğreti ile açıklanamaz ...

    Geçenlerde bir sosyal medya paylaşımında gördüm ve çok sevdim. Bir kadını tekmelemeye sadece bir kişinin hakkı vardır '' Karnındaki çocuk ''

     Haa bir de çok uyanık olalım . Şu anda topluma zarar verebilecek en büyük şey ayrıştırmak . Açık - kapalı , kadın - erkek ayrıştırması bu olayın içinde ciddi ciddi seziliyor . Son zamanlarda hepimizi etkileyen ve güven değerimizi sarsan gelişmeler , gizli kalmış psikolojik rahatsızlıkları da tetikleyebilir.

    Sakin olalım... Sakin düşünelim... Olayları bir kaç açıdan düşünelim . Empati yapalım ...


    Toplumsal huzurumuz için : Eğitim ŞORT ! Pardon ŞART ! 

   

20 Eylül 2016 Salı

Biraz da gündem



Umarım yaşadığımız acılar , bizi daha da birleştirir. O kadar çok düşmanımız var ki dağılmamızı isteyen... Şimdi tam olarak yapmamız gereken ortak ve en önemli değerlerimiz etrafında kilitlenmek !

"Yurtta Sulh Konseyi" denilen o cunta "bildirisi" de yönetime el koyduğunu ilan etmekle, nihayetinde sandığı seçimi "gayrimeşru" ilan etmiş oluyordu. "Göz bebeğimiz"  ordumuzun içinden çıkan Fetullahçı kesim.
Öyle bir millet ki çıplak elleriyle tankları durdurarak dosta düşmana karşı tek bayrağın, tek devletin, tek vatanın teminatı olduğunu gösterdi. Bu milletin ruhu da Yenikapı'da tecessüm etti. Yazık ki, bu ruhu parçalamak istiyorlar.
ABD Büyükelçisi Bass ile görüşmesinin ardından Kılıçdaroğlu'nun savrulması bunun göstergesiydi. Umudumuz odur ki, CHP'li seçmen vatanını savunanlarına karşı "bozguncuların" arkalanmasına izin vermeyecektir. Zira… CHP seçmeni de bu aziz milletin bir parçasıdır.
teröristler 15 Temmuz akşamı, bu cefakar milletin vergileriyle alınan savaş uçakları ve tanklarla bu millete saldırdılar. Çok şehit verdik lakin bir millet kazandık.

Salih Tuna/Yeni Şafak

************************************************************************
Bir de FETÖ'nün amaçlarına uygun hareket etmeyen hemen herkesin hedef tahtasına çevrilmesi var ki, belki bu daha vahim. Bilançoyu tam olarak bilmiyoruz ve herhalde öğrenemeyeceğiz de. Ama belli ki FETÖ'nün arzularına ram olmadıkları için başları derde sokulan ve hayatları karartılan birçok insan söz konusu.
'Başları derde sokulan ve hayatları mahvedilen insanlar' genel bir söz. Ve meselenin ciddiyetini de gerektiği gibi aktarmıyor. FETÖ mensuplarının hakim olduğu bir ilköğretim okulunda görev yapan bir öğretmenin başına gelenler, konuyu anlamak açısından ufuk açıcı bir örnek olabilir.
Başarılı olduğu için müdür muavini yapılan öğretmen M. Ş. , öğrencilerin FETÖ kurslarına yönlendirildiğini ve bu arada gerek öğretmenler ve gerekse aileler üzerinde çeşitli baskılar kurulmakta olduğunu fark eder.
Yetkilerini kullanarak yapılanlara mani olmaya çalışınca da, önce birkaç kere uyarılır. Ancak dinlemediği görülünce, ikna edilen bazı öğrenci aileleri tarafından çocuklarını taciz ettiği iddiasıyla şikayet edilir.

ÇARESİZLİK...
Sadece iddialar vardır. Herhangi bir delil ve zaten böyle bir şeyin yaşanabileceği bir vasat da yoktur.
Soruşturma sırasında olayın ciddiyeti olmadığı da ortaya çıkar. Ancak süreç daha sonra tuhaf bir hal alır ve iddia sahiplerinin tamamı, öğretmeni birilerinin teşviki ile şikayet ettiklerini söyleseler de, savunmayı dinlemeye niyeti olmayan mahkeme, öğretmene oldukça ağır bir ceza verir. Niçin ceza aldığını, ima ile hissettirerek hem de...
Adli sürecin bundan sonraki bütün aşamalarında da FETÖ/PDY girer devreye. Konu zaten netameli olduğu için de, öğretmen ve ailesinin adeta elleri kolları bağlanır ve dertlerini kimseye anlatamazlar. Attıkları her adımda çaresizlik çıkar karşılarına...
Üç kız çocuğu babası idealist bir öğretmeni, belki de ölümden daha ağır bir cezaya çarptırma konusunda ellerinden gelen her türlü alçaklığı yapanların, aslında dini bir gayretle çalıştıklarına hala inananlar olması, meselenin sadece bir tarafı.
Güya dini bir niyetle yola çıktıklarını iddia eden FETÖ mensuplarının sistemi ne hale getirdikleri ve çıkarlarına uygun davranılmadığında nelere tevessül edebildiklerinin örneklerinden birisi Öğretmen M. Ş.'inin başına gelenler...
Esas mesele, bundan sonra bu tür şeyler yaşanmaması için gerekli tedbirleri almak ve tabii hayatları bu şekilde karartılanlar konusunda da mutlaka bir şeyler yapmak. At izinin it izine karışmasını önlemek kadar bu konu da önem taşıyor çünkü...
  • Ekrem Kızıltaş / Takvim
Ne yazık ki hâlâ giydiği, giymediği için zulüm gören insanların yaşadığı bir ülke olmaktan kurtulamadık. İkna odalarında başörtüsü zorla çıkartılan üniversiteli kızlara, başörtüsü taktı diye genel kurul salonundan kovulan kadın milletvekillerine reva görülen insanlık dışı muamele, yıllar sonra bize  girişimi olarak döndü.
Çünkü inanca ve yaşam biçimlerine hürmetsizliğin yarattığı vicdani boşluğun yerini, FETÖ doldurmaya kalktı.
Bir de Abdullah Çakıroğlu adlı saldırganın gazete ve televizyon haberlerinde sadece isminin baş harfleriyle anılarak 'kişilik haklarının korunması' meselesi var. Evet, tersi ispatlanana kadar herkes suçsuzdur. Suç kesinleşene kadar her şey 'iddiadan' ibarettir. Ama keşke aynı hassasiyet, bu ülkenin genelkurmay başkanı 'terör örgütü üyesi olmakla' suçlandığı  da gösterilseydi.
FETÖ kumpasıyla suçlanmayı gururuna yediremeyip kendi kafasına sıkarak yaşamına son verenleri de keşke o zamanlar sadece isimlerinin baş harfleriyle ansaydık. Şimdi ortada 'suçu kamera görüntüleriyle sabit' bir maganda varken, biz kişiliği zarar görmesin diye üzerine titriyoruz!
Dedim ya, olay neresinden tutsanız elinizde kalıyor diye...
İşte bir başka acı gerçek daha:
Saldırganın mesleği neymiş?
Özel güvenlik görevlisi...
Yani, vatandaşın can ve mal emniyetini sağlamakla görevli kişi. Yani, en zorlu anlarda soğukkanlılığını koruması gereken ilk kişi... Görevini büyük bir bilinç, sorumluluk ve fedakarlıkla sürdüren güvenlik görevlisi arkadaşlarımı tenzih ederek söylüyorum: Bu meslekleri icra edecek personeli, özellikle ruh sağlıklarının yerinde olup olmadığına dair pek çok testten geçirdikten sonra göğüslerine o rozetleri takıp ellerine o copları vermeliyiz...

Yüksel Aytuğ/ Sabah

19 Eylül 2016 Pazartesi

19 EYLÜL GAZİLER GÜNÜ



  Yazamıyorum bir süredir ... Canım memleketim , gazi memleketim acı çekiyor . Öyle ihanet edilmiş ki devletin her kademesi ayrı sarsılıyor...

Bugün Gaziler Günü ...

Bugün içimden geldi tekrar yazmak . Gazi memleketimin bu özel gününü kutlamak istedim . Özellikle 15 Temmuz sonrası gazi olanları.

15 Temmuz 'u iman gücüyle püskürten bu aziz millet gazidir de . Çünkü gazilik ; vatana ve millete karşılıksız ve bedelsiz bir sevda ile bağlanmanın  cesaretle perçinlenmiş manevi halidir...




11 Ağustos 2016 Perşembe

EGON AŞIK OLMANI ENGELLİYORSA OKU ! ( OSHO)






Bana gelip aşktan korktuğunu söyleyen insanların sayısının çokluğu beni her zaman şaşırtmıştır. Aşk korkusu nedir? Bunun nedeni birisini gerçekten sevdiğinde egonun eriyip kaybolmaya başlamasıdır. Ego ile birlikte sevemezsin, ego bir engele dönüşür. Ve sen kendinle diğer kişi arasındaki engeli kaldırmak istediğinde ego, "Bunun sonu ölüm olacak, dikkat et!" der.

Egonun ölümü senin ölümün değildir, egonun ölümü gerçekte senin yaşam olasılığındır. Ego sadece senin etrafındaki ölü bir kabuktur, o kırılıp atılmalıdır. O varlığa doğal bir şekilde erişir; tıpkı bir seyyahın elbiselerinin, bedeninin üzerine tozları toplaması gibidir. Ve o bu tozdan kurtulmak için yıkanmak zorundadır. Biz zaman içerisinde ilerlerken tecrübelerimizin, sahip olduğumuz bilginin,
yaşamış olduğumuz hayatın, geçmişin tozunu toplarız. Bu toz egoya dönüşür. O birikir ve kırılıp atılması gereken etrafındaki bir kabuğa dönüşür. Kişi her gün, aslında her an yıkanmak zorundadır. Böylelikle bu kabuk asla bir hapishaneye dönüşmez.

Egonun nereden geldiğini, köklerini anlamak faydalı olacaktır.

Bir çocuk, özellikle insan evladı doğar ve mutlak surette çaresizdir. O başkalarının yardımı olmadan hayatta kalamaz. Hayvanların, ağaçların, kuşların yavrularının pek çoğu anne babası olmaksızın,
toplum olmaksızın, aile olmaksızın hayatta kalabilir. Arada bir yardıma ihtiyaç duyulsa da bu çok küçük bir şeydir; birkaç gün en fazla birkaç ay. Ancak insan evladı öylesine çaresizdir ki başkalarına
yıllar boyunca bağımlı kalmak zorundadır. Köklerin aranması gereken yer burasıdır.

Niçin çaresizlik insan egosunu yaratır? Çocuk çaresizdir, başkalarına bağımlıdır ama ancak çocuğun cahil zihni bu bağımlılığı sanki kendisi dünyanın merkeziymiş gibi yorumlar. Çocuk, "Ne zaman ağlarsam annem hemen koşar, ne zaman acıksam sadece bir işaret vermeliyim ve meme bana verilir. Ne zaman altım ıslansa sadece azıcık bağırmak ve birisi gelir ve elbiselerimi değiştirir" diye düşünür. Çocuk bir imparator gibi yaşar. Aslında o kesinlikle çaresizdir ve bağımlıdır ve anne baba, aile ve onun bakıcıları onun hayatta kalmasına hep birlikte yardım ediyorlar. Onlar çocuğa bağımlı değildir, çocuk onlara bağımlıdır. Ancak çocuğun zihni bunu, sanki o dünyanın merkeziymiş gibi algılar. Sanki tüm dünya onun için varmış gibi yorumlar.

Ve çocuğun dünyası elbette başlangıçta çok küçüktür. O anne, bakıcı ve kenarda duran babadan oluşur; çocuğun tüm dünyası budur. Bu insanlar çocuğu sever ve çocuk giderek daha çok ve daha çok egoist hale gelir. O kendisini varoluşun tam merkezinde hisseder ve bu şekilde ego yaratılır. Bağımlılık ve çaresizlik aracılığıyla ego yaratılır. Aslında çocuğun gerçek durumu düşündüğünün tam tersidir, böylesi bir egoyu yaratmak için gerçek bir neden yoktur. Ancak çocuk tamamıyla cahildir, o bu şeyin karmaşıklığını anlayabilecek kapasitede değildir. O çaresiz olduğunu bilemez, o diktatör olduğunu düşünür. Ve sonra tüm hayatı boyunca diktatör olarak kalmaya çalışacaktır. O bir Napolyon, bir İskender, bir Adolf Hitler haline gelecektir; senin başkanlarının, başbakanlarının, diktatörlerinin hepsi çocukturlar. Onlar çocukken tecrübe ettikleri şeyin aynısını elde etmeye çalışıyorlar; onlar tüm
varoluşun merkezi olmak istiyorlar. Onlarla birlikte dünya yaşamalı ve ölmelidir; tüm dünya onların çeperidir ve kendileri de onun merkezidir; yaşamın anlamının ta kendisi onların içinde gizlidir.
Çocuk elbette doğal olarak bu yorumun doğru olduğunu görür çünkü annesi ona baktığında annenin gözlerinde onun hayatının anlamı olduğunu görür. Baba eve geldiğinde çocuk babanın hayatının anlamının kendisi olduğunu hisseder. Bu üç ya da dört yıl sürer. Ve hayatın başlangıcındaki yıllar en önemli yıllardır; bir kimsenin hayatında asla aynı potansiyele sahip bir zaman olmayacaktır.

Psikologlar ilk dört yıldan sonra çocuğun neredeyse tamamlandığını söylüyorlar. Tüm kalıp sabitlenir; hayatın geri kalanının tümünde farklı durumlarda aynı kalıbı tekrarlayacaksın. Ve yedi yaşına doğru
çocuk, tüm tavırlarını doğrulamıştır, onun egosu yerleşmiştir. Artık o dünyanın içine girer. Ve o zaman her yerde sorunlarla karşılaşır, milyonlarca problem. Bir kez sen aile çemberinin dışına çıktığında
sorunlar ortaya çıkacaktır; çünkü hiç kimse seni annenin babanın umursadığı gibi umursamaz, hiç kimse seni babanın seni düşündüğü kadar düşünmez. Aslında her yerde sen kayıtsızlıkla karşılaşırsın ve ego incinir.

Ancak artık kalıp yerleşmiştir. Bu incitici olsun ya da olmasın çocuk kalıbı değiştiremez; o artık varlığına damga vurmuştur. O diğer çocuklarla oynayacaktır ve onlara hükmetmeye çalışacaktır. O okula gidecektir ve tahakküm etmeye, sınıfında birinci olmaya, en önemli öğrenci olmaya çalışacaktır. O üstün olduğuna inanabilir ama diğer çocukların da aynı şekilde inanca sahip olduğunu görür. Çatışma vardır, egolar vardır, kavga vardır, mücadele vardır.

O zaman bu hayatın tüm hikâyesi halini alır: Etrafında tıpkı senin gibi milyonlarca ego vardır ve herkes zenginlik, iktidar, politika, bilgi, kudret, yalanlar, ikiyüzlülükler, gösteriş aracılığıyla kontrol etmeye, tahakküm etmeye, avantajlı hale gelmeye çalışıyor. Dinde ve ahlakta bile herkes hükmetmeye, tüm dünyanın geri kalanına, "Dünyanın merkezi benim" diye göstermeye çalışıyor.

İnsanlar arasındaki sorunların kökeni budur. Bu kavram yüzünden sen her zaman için biri ya da diğeri ile mücadele ve çatışma halindesin. Başkaları senin düşmanın olduğu için değil; diğer herkes de tıpkı senin gibidir, aynı teknededir. Diğer herkes için durum aynıdır; onlar da aynı şekilde yetiştirilmişlerdir.

Batı'da, çocuklar anneleri ve babaları olmadan yetiştirilmediği sürece dünyanın asla huzur bulamayacağını iddia eden belirli bir psikanaliz okulu vardır. Onlara desteklemiyorum çünkü o zaman çocuklar herhangi bir şekilde asla yetişmeyecektir. Bu psikologların iddialarında doğru olan bir şey vardır ama bu çok tehlikeli bir fikirdir. Çünkü çocuklar bakım evlerinde anne ve babalar olmaksızın, hiç sevgi olmaksızın, mutlak bir kayıtsızlıkla yetiştirilirlerse onların ego ile ilgili problemleri olmayabilir ama onların belki de daha çok zarar verecek, daha tehlikeli olan problemleri olacaktır.

Eğer çocuk tam bir kayıtsızlıkla yetişirse onun bir merkezi olmayacaktır. O kim olduğunu bilmeyen bir karmaşa, şekilsiz bir karmaşa olacaktır. Onun herhangi bir kimliği olmayacaktır. Korkak, ürkek… o korku olmaksızın tek bir adım bile atamayacaktır çünkü onu hiç kimse sevmemiştir. Elbette ego olmayacaktır ama o olmadan onun hiçbir merkezi olmayacaktır. O bir buda haline gelmeyecektir, o sadece sakatlanmış ve donuklaşmış olacak, her zaman korku hissedecektir. Sevgi seni korkusuz hissettirebilmek, kabullenildiğini, faydasız olmadığını, çöplüğe bırakılamayacağını hissettirmek için gereklidir. Eğer çocuklar sevginin eksik olduğu bir durumda yetiştirilirse onların egoları olmayacaktır bu doğru. Onların yaşamında çok fazla mücadele ve kavga olmayacaktır. Ancak onlar kendileri için kendi haklarını savunamayacaklardır. Onlar her zaman uçuş halinde olacak, herkesten kaçacak, kendi varlıklarının içinde gizleneceklerdir. Onlar budalar haline gelmeyecektir, onlar yaşam enerjisi ile ışıldamayacaklardır, onlar merkezlenmiş, huzurlu, yuvalarında olmayacaklardır. Onlar basitçe egzantrik, merkezin dışında olacaktır. Bu da iyi bir durum olmayacaktır.

Dolayısıyla bu psikologları desteklemiyorum. Onların yaklaşımı insanlar değil, robotlar yaratacaktır. Ve elbette robotların problemleri olmayacaktır. Ya da onlar daha çok hayvanlara benzeyen insanlar yaratabilir. Daha az kaygı, daha az ülser, daha az kanser olacaktır. Ancak bu bilinçte daha yüksek zirvelere doğru gelişememen anlamına geldiği zaman elde etmeye değmez. Tersine sen aşağı doğru
düşeceksin, o bir gerileme olacaktır. Elbette sen bir hayvana dönüşürsen daha az ıstırap olacaktır çünkü daha az bilinç olacaktır. Ve şayet sen bir taş, bir kaya haline gelirsen hiçbir kaygı olmayacaktır çünkü içerde kaygı hissedecek, ıstırap duyacak bir kimse olmayacaktır. Ancak bunu elde etmeye değmez. Kişi bir taş gibi değil adeta bir tanrı gibi olmalıdır. Ve ben bunu derken mutlak bilince sahip
olmayı ve yine de hiçbir kaygı, hiçbir endişe, hiçbir problem olmamasını; hayattan kuşlar gibi keyif almayı, hayatı kuşlar gibi kutlamayı, kuşlar gibi şarkı söylemeyi ifade ediyorum: Gerileme ile değil, bilincin en ideal şekilde gelişmesi aracılığıyla.

Çocuk bir ego edinir; bu doğaldır, bununla ilgili hiçbir şey yapılamaz. Kişi bunu kabul etmek zorundadır. Ancak sonrasında, onu taşımaya devam etmenin bir gereği yoktur. Ego başlangıçta çocuğun kabul edildiğini, sevildiğini, buyur edildiğini —davet edilmiş bir misafir olduğunu, bir kaza olmadığını— hissetmesi için gereklidir.

Baba, anne, aile ve çocuğun etrafındaki sıcaklık onun güçlenmesine, köklenmesine, topraklanmasına yardım eder. Buna ihtiyaç vardır, ego ona korunma sağlar; o iyidir, o tıpkı bir tohumun kabuğu gibidir.
Ancak kabuk nihai şey haline gelmemelidir aksi takdirde tohum ölecektir. Korunma çok uzun sürebilir, o zaman o bir hapishaneye dönüşür. Korunma, korunmaya ihtiyaç duyulduğu sürece kalmalıdır ve
tohumun sert kabuğunun toprağın içinde ölme zamanı geldiğinde o doğal bir şekilde ölmelidir. Böylece tohum çiçeklenir ve yaşam doğabilir. Ego sadece koruyucu bir kabuktur; çocuk ona ihtiyaç duyar çünkü o çaresizdir. Çocuk ona ihtiyaç duyar o zayıftır. Çocuk ona ihtiyaç duyar çünkü o korunmasızdır ve etrafında milyonlarca etki vardır. Onun bir korunmaya, bir yuvaya, bir temele ihtiyacı vardır. Tüm dünya kayıtsız olabilir ama o her zaman için yuvasına doğru bakabilir ve oradan önem kazanabilir.

Ancak önemlilikle birlikte ego gelir. Çocuk egoist hale dönüşür ve bu ego ile birlikte yüzleştiğin tüm problemler ortaya çıkar. Bu ego senin âşık olmanı engelleyecektir. Bu ego herkesin sana boyun eğmesini ister; o senin hiç kimseye teslim olmana izin vermeyecektir. Ve aşk sadece sen teslim olduğunda gerçekleşir. Başka birisini teslim olmaya zorladığında bu mahvedici, nefret uyandırıcı bir şeydir. O aşk değildir. Ve şayet aşk yoksa yaşamında sıcaklık olmayacak, onun içinde hiç şiir olmayacaktır. O düzyazı olabilir, matematik, mantık, rasyonellik olabilir. Ancak kişi şiir olmadan nasıl yaşayabilir. Düzyazı iyidir, rasyonalite iyidir, kullanışlıdır, gereklidir. Fakat yalnızca mantık ve sebep-sonuç şeklinde yaşamak asla bir kutlama olamaz, asla bir bayram olamaz. Ve yaşam bir bayram olmadığında sıkıcıdır. Şiire ihtiyaç vardır. Ancak şiir için senin teslim olmana ihtiyaç vardır. Bu egoyu fırlatmana ihtiyaç vardır. Eğer bunu yapabilirsen, eğer onu bir anlığına dahi bir kenara koyabilirsen
yaşamın güzel olanı, ilahi olanı tatmış olacaktır.

Şiir olmadan sen gerçekten yaşayamazsın, sen sadece var olursun. Aşk şiirdir. Ve aşk mümkün değilse sen nasıl dua ile dolup taşacak, meditasyon halinde, farkında olacaksın? Bu neredeyse imkânsız hale gelir. Ve dingin bir farkındalık olmadığında sen yalnızca bir beden olarak kalacaksın; sen asla en derindeki ruhun farkına varamayacaksın. Yalnızca dua ile dolup taşma halinde, derin bir meditasyon halinde ve sessizlikte sen zirvelere ulaşırsın. Bu ibadet halindeki sessizlik, bu meditasyon halindeki farkındalık tecrübelerin en yüksek zirvesidir ancak kapıyı aşk açar. Yaşam boyu süren, binlerce insan —hasta, psikolojik olarak sakatlanmış, ruhsal olarak karmaşa içinde—üzerindeki incelemelerinden sonra Carl Gustav Jung, gerçek problemi manevi olmayan, kırk yaşını aşmış tek bir psikolojik hastaya rastlamadığını söylemiştir.

Yaşamda bir ritim vardır. Ve kırklarına geldiğinde yeni bir boyut, manevi bir boyut ortaya çıkar. Eğer bunu doğru bir şekilde ele alamazsan, eğer ne yapacağını bilmiyorsan hasta olacaksın, huzursuz
olacaksın. İnsanlığın tüm gelişimi bir süreklilik arz eder. Şayet bir adımı kaçırırsan o süreklilik ortadan kalkar. Çocuk egoyu edinir. Ve şayet o hiçbir zaman egoyu kenara bırakmayı öğrenmezse sevemez, hiç kimse ile rahat hissedemez. Ego sürekli olarak savaş içerisinde olacaktır. Sen sessizce oturuyor olabilirsin ama ego sürekli çatışma halindedir. Sadece tahakküm etmenin, diktatör gibi olmanın, dünyanın hâkimi olmanın yollarını araştırıyordur.

Bu her yerde sorunlar yaratır. Arkadaşlıkta, sekste, aşkta, toplumda; sen her yerde çatışma halindesindir. Hatta sana bu egoyu veren ebeveynlerle bile kavga vardır. Bir oğlun babasını affettiği çok nadirdir, bir kadının annesini affettiği çok nadirdir. Bu çok ender gerçekleşir. George Gurdjieff'in insanlarla toplandığı odada duvara asılı bir cümle vardı. Bu cümle şöyleydi: "Şayet sen annen ve babanla henüz rahat hissetmiyorsan o zaman çek git. Sana yardım edemem." Niçin? Çünkü sorun orada ortaya çıkmıştır ve orada çözümlenmelidir. Bu yüzden tüm gelenekler anne babanı sevmeni, anne babana mümkün olduğunca derin bir şekilde saygı duymanı söyler. Çünkü ego orada ortaya çıkar, toprağı odur. Onu orada çöz aksi takdirde o hiçbir yerde peşini bırakmayacaktır.

Psikanalizciler de yaptıkları tek şeyin, seni anne babanla aranda var olan problemlere geri götürüp onu bir şekilde onlarla çözmeye sevk etmek olduğu sonucuna varmışlardır. Şayet anne babanla çatışmanı çözebilirsen pek çok çatışma basitçe ortadan kalkacaktır. Çünkü onlar aynı temeldeki çatışmalara dayanmaktadır.

Örneğin babası ile rahat hissetmeyen bir erkek ofiste patronuyla da rahat hissedemez; asla, çünkü patron bir baba figürüdür. Anne babanla olan küçük çatışma senin tüm ilişkilerine yansımaya devam eder. Eğer annenle rahat değilsen karınla rahat olamazsın çünkü o kadını temsil edecektir; kadınlığın kendisi ile rahat hissedemezsin. Çünkü senin annen ilk kadındır, o ilk kadın modelidir. Nerede bir kadın varsa annen oradadır ve bu zor fark edilen ilişki devam eder.

Ego anne ve baba ile olan ilişkide doğar ve orada ele alınmalıdır. Aksi takdirde sen ağacın dallarını ve yapraklarını kesmeye devam edeceksin ve kök dokunulmadan kalacaktır. Eğer sen anne ve babanla
ilişkini dengelemişsen olgunlaşmışsındır. Artık ego yoktur. Artık sen o zamanlar çaresiz olduğunu anlarsın, artık sen o zamanlar başkalarına bağımlı olduğunu, dünyanın merkezi olmadığını anlarsın. Aslında sen bütünüyle bağımlıydın; başka bir şekilde hayatta kalamazdın. Bunu anlayarak ego yavaş yavaş söner ve sen bir kez yaşamla çatışma halinde olmadığında rahat ve doğal ve gevşek hale gelirsin. O zaman yüzersin. O zaman dünya düşmanlarla dolu değildir, o bir ailedir, organik bir
bütündür. Dünya sana karşı değildir, sen onunla birlikte akabilirsin. Egonun saçmalık olduğunu bularak, egonun var olmak için bir temeli olmadığını bularak, egonun cehalet içerisindeki bir yanlış anlama olduğunu, çocukça bir hayal olduğunu bularak kişi basitçe egosuz hale gelir.

Bana gelip, "Nasıl âşık olmalı, bir yolu var mı?" diye soran insanlar var. Nasıl âşık olmalı? Onlar bir yol, bir yöntem, belirli bir teknik isterler.

Onlar ne istediklerini anlamıyorlar. Âşık olmak demek artık bir yol, bir teknik, bir yöntem yok demektir. Bu yüzden ona "aşka düşmek" denir; sen artık kontrol eden değilsin, sen basitçe içine düşensin. Bu yüzden kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyecektir. Aşk yegâne gözdür, yegâne görüştür ama onlar aşkın kör olduğunu söyleyecektir ve eğer sen âşıksan senin çıldırmış olduğunu düşüneceklerdir. Kafa merkezli insana bu delice gelir çünkü zihin büyük bir hükümrandır. Kontrolün yitirildiği herhangi bir durum zihin için tehlikeli görülür.

Fakat insan kalbinin bir dünyası vardır, insan varlığının ve bilincinin hiçbir tekniğin mümkün olmadığı bir dünyası vardır. Tüm teknikler madde ile mümkündür; bilinç ile hiçbir teknoloji mümkün değildir ve aslında hiçbir kontrol mümkün değildir. Bir şeyin olmasını sağlamak yahut kontrol etmeye çabalamanın ta kendisi egoistliktir. 


Alıntıdır - OSHO