27 Haziran 2016 Pazartesi

DİNLE - 1

           



           Hiç düşündünüz mü ? İnsanın neden iki kulağı var da sadece bir ağzı var ? Anatomik olarak cevap verenleri duyuyorum . Her iki iç kulakta sadece işitmeye değil vücudun dengesine de yarayan yerler var . Sesleri iki taraflı duymak korunmak ve tehlikeleri fark etmek için önemli. Doğru . Bir de manevi açıdan düşünürseniz ?

        Bazı alimler der ki ; insana iki kulak verilmesinin hakikati , konuşmaktan öte dinlemeyi becerebilmesi içindir. Böylece daha yaratılış aşamasında dinlemenin önemine vurgu yapıldığı söylenir.

        O zaman gerçekten dinleme nedir ? Gerçek bilgeliğe ve farkındalığa ulaşan insanların konuşmaktan çok dinledikleri gözlemlenir . Sosyal medya hesaplarından hepimizin paylaştığı özlü sözlerin üreticisi bu kişiler , aynı zamanda az kelime ile çok şey anlatma becerisine de kavuşmuş görünürler. Peki biz bu bilgeleri örnek alarak karşımızdakini dinlemeyi becerebilirsek ne kazanırız ? '' İlişkilerde çatışmaları azaltmak mümkün mü '' başlıklı yazımda anlattığım gibi dinlemeyi becerebilirsek , yaşamın pek çok noktasında çatışmaları azaltabilmek için güçlü oluruz. Hem evlilik hayatında , hem iş ilişkilerinde yaşanan problemler benzerdir. Çoğu insanın şöyle haykırdığını duyarız '' Beni anlamıyor !!! ''

        Acaba bu anlamamanın bir adım öncesi '' Beni dinlemiyor !!! '' çığlığı olabilir mi ? Evet bu duyulmayan çığlıklar yüzünden şu an çok fazla ikili ilişki ( Sevgili , eş , anne- evlat , baba - evlat v.s...) sorun yaşıyor öyle değil mi ? 

       Biz doktorlara hastalıkla gelen kişi hastalığından kurtulmak ister . Haklıdır da . Ancak biraz yaşamı ve hastalığı ile ilgili noktalar irdelendiğinde tam da hastalığı arttıracak şekilde yaşadığı görülür . Bu bir şeker hastasının sağlıksız beyaz şekerle beslenmesi gibidir. Kan şekeri düştükçe o şekere yüklenir ve sonunda şeker metabolitleri küçük damarlarını tıkamış halde hekime gelir . 

       İlişkilerdeki sorunları da biraz buna benzetirim ben . Sonuçta elimizde kocaman bir sorun yumağı vardır ama ilk dolaşmanın sebebi çoğu zaman karşı tarafın anlatmak istediğini duymamış olmaktır. O zaman yarın ki yazımızda dinleme şekillerini ve becerilerimizi arttırmanın tiyolarını paylaşalım ... Sağlıkla kalın...

27.06.2016 





       

24 Haziran 2016 Cuma

İSTEMEK YA DA İSTEMEMEK !

                   
 

                   İstemek hep ilginç gelmiştir bana. Düşünelim beraber .Ne oluyorda canımız istiyor ? Bazen görmek , bazen duymak bazen de hatırlamak tetikler istemeyi. Çocukluğumuzda çok mutlu bir anımızda yediğimiz yiyecek o anı ile perçinlenir hafızamıza.

             Ya da aşıkken aldığımız koku her duyduğumuzda aşık olduğumuz zamanları hatırlatır. Bunlar olurken beynimiz serotonin adı verilen bir hormon salgılar . Kısaca mutluluk hormonu da diyebiliriz. Çok mutluyken salgılarız , salgıladıkça daha da mutlu oluruz. Düştüğü hallerde belirsiz bir motivasyonsuzluk ve her şeye karşı isteksizlik yaşarız .

             İsteme ile serotonin hormonu düzeyi ilişkisi tam olarak nasıldır bilmiyorum ama uzmanlar öğrenme , ruh hali , uyku , anksiyete (sinirlilik hali ) migren atakları , kusma ve iştah ile ilgili olduğunu söylüyorlar . Buradan yola çıkarsak ruh halimiz neşesiz ve mutsuz olduğunda isteğimiz de genel olarak azalır. Depresyon geçiren hastalarda beyin omurilik sıvısındaki serotonin miktarlarının düşük olduğu ispat edilmiş.

            Peki serotonin başka hangi hallerde düşer ?

* Stres

* Demir, kalsiyum , magnezyum,çinko , B3 ,B6 , folik asit ve Cvitamini eksikliklerinde.

* Yetersiz güneş ışığı alımlarında .

* Yetersiz uyku 

* İnsülin direnci hallerinde düşer .

             Dikkat edersek bunların olmadığı haller de genellikle sağlıklı ve canlı hissettiğimiz hallerdir . O halde sağlıklı beslenmeye , uyumaya , düzenli güneş ışığı almaya hem mutluluğumuz hem isteme duygumuz için daha özenle dikkat edelim ve böylece yaşamdan daha çok keyif alalım.

Sağlıklı günler dilerim :)  Dr . Ayşen Çankaya - Profesyonel Koç











       

21 Haziran 2016 Salı

SICAKLAR VE GÜNEŞ ÇARPMALARI


                   Hava sıcaklığı artmaya başladı . Sıcak çarpmaları bu ayların en çok görülen travmalarından . Travmaya sebep olan özellikle güneşin altında fazla beklemekle meydana gelen '' hipertermi '' dediğimiz vücut ısısı yükseklikleri. Bu çok tehlikeli olabilecek bir durumdur. Aşırı derece güneş altında kalmakla beraber yükselen vücut ısısı görülür.  Isı kontrol mekanizmasını ayarlayamayan organizmalarda ortaya çıkar. Sadece insanlar değil hayvanlar da etkilenir.

               Terleme bir yere kadar olayı kompanze etse de güneşe maruz kalma uzarsa tabloya bir de '' dehidratasyon '' yani sıvı kaybı dediğimiz tablo eklenir. Bununla beraber artık vücut mekanizmaları ısıyı düşürecek terlemeye kullanacağı su bulamaz ve ateş giderek artar.

               Tablo dakikalar içerisinde ortaya çıkar . Bu sebeple özellikle çocukların ve yaşlıların konu ile ilgili bilgilendirilmeleri , sıcak saatlerde güneş altında dolaşmamaları önemli. Şapka takmak , sık sık ve azar azar su içmek de önlemlerden biri. Sıcak altında çok kalın ve koyu renkli giysiler giymemek de önemli . İlk belirti fenalık hissi ve halsizleşme iken aşağıdaki tablo oturmaya başladığında durum ciddileşiyor demektir. Hemen güneş altından sıcak ortamdan serin bir yere geçilmeli ve mümkünse içinde biraz tuz biraz da şeker olan elektrolitli bir sıvı alınmalı.
                  Sıcak ve kuru deri , hızlı atan nabız , sıvı kaybına bağlı tansiyon değişiklikleri , baş dönmesi veya ağrısı ilk başlarda görülen bulgulardır. Olay daha da ilerlerse kasılmalar ve kas krampları görülebilir.

- 112 ' YE HABER VERİLMELİ ! Çünkü ölüme kadar gidebilecek çok ciddi bir tablodur.
- Isıdan etkilenen kişi hemen serin  bir yere götürülmeli.
- Giysileri çıkarılmalı ya da en azından gevşetilmeli.
- Kişi soğuk küvete sokulmalı.
- Vücut ısısının düşürülmesinde   buz torbaları ya da soğuk suya batırılmış süngerin vücutta gezdirilmesi de işe yarayabilir.
- Soğuk bezlerle silinirse bezler hasta üzerinde bırakılmamalı.
- Dehidratasyon nedeniyle meydana gelen çarpmalarda, sıvı, tuz ve elektrolit seviyeleri ağız ya da damar yoluyla verilmeli. Bu durum ileri seviyede beyne kan gitmesini engelleyebileceğinden acil müdahale edilmesinde fayda var.


 ****                       *****                           ******                     ******                    ******                        *****

19 Haziran 2016 Pazar

BEREKET TATLISI



                   Ramazan Ayı elle tutulur , gözle görülür şekilde bereketiyle gelen bir aydır. Dikkat ederim bu ayda daha önce aklıma gelmeyen pratik çözümler geliverir. Mutfağım da bundan nasibini alır.

             Geçen gün küçük çocuğuma sevdiği keki yaptım . Ancak acele ettiğimden üzümleri unlamadım ve tabiki dibine bir kaç tane yapıştı . Ne kadar soğuttuysam da kekin bir parçası kalıpta kaldı ve dağıldı. Görünümü bozulmuş keklerle pasta yapıldığını duymuştum . Hemen küçük kare borcama sıkıştırarak dağıttım. Üstüne 50 gram kadar fıstıklı çikolatayı bıçakla küçük küpler halinde keserek dağıttım. Üstüne bir muzu dilimledim . En üste de muzlu puding yaptım. Pudinge yağ koymadım. Kekte cevizli-üzümlü ve sıvı yağlıydı. Yani gayet besleyici ve lezzetli oldu . 

            


            Bugün de aynı kekin kalanını kullandım. Dünkü taban kekleri biraz dağıldığından puding sıcakken ince bir katman döktüm. Şeftali ve muz dilimledim. Biraz ceviz kıydım. En üste soğuyan çilekli pudingi döktüm. Onun üstüne de meyveli sos yaptım . Her şey değerlenmiş oldu . Eminim içinizde kalan malzemeleri değerlendiren ne cevherler vardır . Püf noktalarınızı yorumlara yazarsanız sevinirim . Belki böylece bu mübarek ayda mutfakların bereketine katkılarımız olur. Saygılarımla :)



19.06.2016



BABAM

       




Babam ; 

Omzun yuvaların en güzeli...

Omzun güven , göğsün yanındayım demen.

Babam ;

Omzunda ağladım tüm çocukluklarıma

Orada saklandım tüm korkularıma...

Babam ;

Omzun yuvaların en güzeli...

Orada gücün , orada yüreğin , orada tüm desteğin.

Özgüvenimsin , karşılıksız sevenimsin ,

Babam ;

Omzun yuvaların en güzeli...


                                                              19.06.2016 


                      ***                  ***                  ***

17 Haziran 2016 Cuma

KARNE GÜNÜ

       


                    Karne günü ile ilgili bir şeyler yazmasak olmaz tabii . Gerçi nerede eski Ramazanlardan çok nerede eski karneler denecek kadar var . Özel okulların ve öğrencilerinin yıl sonu puanlarına katkıda bulunmak isteyen diğer okulların az da olsa arttırdığı notlar öğrenciler kadar aileleri de karne başarısına odaklamıyor eskisi kadar .

             Yine de çocuğumuz karne alacaksa bugünü ilerideki başarıları için motivasyon kaynağı olarak kullanacağı bir fırsat haline getirebiliriz. Karne yıl sonunda çocuğun genel durumu ile ilgili başarı göstergelerinden biri. Bazı öğrenciler ailelerinden çok , bazı aileler de çocuklarından çok anlam yükleyebiliyor karneye.

             Aslında karne her ne kadar davranışsal ve gelişimsel notlar içerse de genelde akademik başarının not , teşekkür ve ya takdir belgesi şeklinde yansıması olarak algılanır . Duygusal zeka konusunda yazdığım eski tarihli yazılara bakarsanız , akademik zekayı değerlendiren IQ 'nun hayattaki total başarıda tek başına etkili olmadığı ispatlanmıştır.

            Peki biz aileler olarak ne yapalım ? Karneye hiç önem vermeyin demiyorum . Çocuğun kişilik yapısı ve motivasyon kaynakları göz önünde tutularak aile davranışlarını düzenlemeli . Övünmek için yazmıyorum benim karnelerim tam puana yakın ortalamayla gelirdi . Ailemin aldığı hiç bir büyük hediye hatırlamıyorum . Benim en büyük hediyem aile içinde değer görülen bir birey olarak varlığımın onurlandırılmasıydı . Bunu da nasıl yaptılar kısaca anlatayım .

            Annem ve babam maaşları sınırlı iki memur olarak ev borcu ödüyorlardı . Daha 11 yaşındaydım . Bir gün bir aile toplantısı yaparak kardeşim ve benimle görüştüler. '' Borcumuzu öderken ailecek hareket etmeliyiz . Çocuklar bu konuda sizin desteğinize ihtiyacımız var. ''

           Böyle yaparak ne yaptılar ? Bizi de birey olarak kabul edip ortak vizyona dahil ettiler ve hedef gösterdiler. Herkes vazifesini yapacak , gereksiz masraflardan kaçınacak ve bu ortak amaca hizmet edecekti . Sorumluluk alacaktı . Bu kadar basit :) İşte doğru aile tutumu dış başarıyı abartmadan , çocuğa hayatı boyunca gerecek iç başarıyı geliştirme fırsatı sunmaktır. Bunlar nelerdir :

* Sorumluluk alma

*Azimli ve kararlı olma


*Saygılı ve sevilen bir birey olma yolunda ilerleme


*Güvenilir olma


*Dürüst ve ahlaklı olma ... 


  v.s şeklinde uzayabilecek evrensel değerleri içselleştirmiş ve uygulayan bireyler haline gelmelerine destek olmaktır.

           Ailelere tavsiyem sağ taraftaki davranış özelliklerine daha çok dikkat etmeleri . Öğretmenlere tavsiyem de standart şekilde doldurmalar yerine öğrencilerin aile ve okul ayakları ile de gelişmelerine imkan verecek şekilde her öğrenci için önemle doldurmaları . Eminim toplumsal bilinç düzeyimiz attıkça buna dikkat eden veli profili artacak ve öğretmenlerimiz zaten eğitimli oldukları bu konuda daha fazla katkı sağlamış olacaklar. Bunu zaten yapan değerli öğretmenlerimize ve dikkat eden ailelerimize teşekkür eder , tüm öğrencilerimize kendilerini tembel , başarısız gibi genelleme yaparak sıfatlarla değerlendirmedikleri , nerede eksikleri varsa orayı geliştirdikleri , dinlenip eğlendikleri ve enerji depoladıkları bir tatil dilerim...

            

16 Haziran 2016 Perşembe

BANA ALGINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM

   

                   Bir soruyla başlamak istiyorum .  Fotoğrafı ilk gördüğünüzde ne düşündünüz , neler hissettiniz ? Sorunun cevabı ile ilgili tek bir fikrim var . Hepinizinki size özgü ve özel... 

             Biz insanlar öğrenirken ve düşünürken duyusal bilgi kullanırız. Gördüklerimizi  işittiklerimizi ve hissettiklerimizi yaşadığımız tecrübelerle harmanlar , bir yerlere kaydeder ve zamanı geldiğinde oradan kullanmak için çıkarırız. Peki duyusal bilgi dış dünyadan bize nasıl ulaşır ?

             Bilgiyi iki şekilde işleriz . 1- Duyum . Duyum yaşamın ham maddelerini yorumlamamızdır. Bunu duyu organları sağlıklı insanlar genellikle ortak paydada değerlendirir. Örneğin piyanonun tuşlarından kulağımıza ulaşan melodi , trafiği düzenlemek için kırmızı + sarı + yeşil renkli ışıkları olan şey trafik lambası , kışın bembeyaz rengiyle üzerimize yağan soğuk şey kar gibi... 2- Algı

             Aldığımız bu bilgi duyumlarını ise yine daha önce öğrendiklerimize ve konuyla ilgili tecrübelerimize göre sürekli yorumlarız . Geniş ve beyaz bir kanepede çok rahatsız bir gece uykusu geçiren kişinin aynı renkte başka bir kanepeyi ilk gördüğünde rahatlığı ile ilgili yorumu ve beğenisi kendine özgü olacaktır. Benzer kanepede mutlu anlar yaşayan bir başkasında kanepeyle ilgili farklı bir algı oluşması olasıdır. İnsanlar duyumlara ilişkin algılarını görsel , işitsel ve ( kinetik) hissel ağırlıklı olarak öncelikli hale getirebilirler. Algı adeta duyumun dikkat ve bilgi haline geçmiş şeklidir. Algılarımız tepkilerimizi ve davranışlarımızı ayarlamamız için de çok önemli rol oynar. Algımız ilk oluşurken ise çok fazla faktör rol oynar.

            Stephen King'in ana karakteri palyaço ve katil olan bir korku serisi vardı . O dönem çok arkadaşımın palyaçoları sevimsiz ve itici bulduğuna şahidim . Ya neşeli bir anınızda gördüğünüz ilk palyaço bu olsaydı :

          

            '' Algılama Anı '' çok kritik bir andır. Algılayanın o anki ruhsal durumu kadar , algılanan nesnenin geçmiş yaşantısı ve gelecek beklentisi ile ilgisi de bu anda etkilidir. Son bir tanım yaparsak algı duyusal ham maddelerin , duyu organları aracılığı ile işlenip öznel ve göreceli bir izlenim bıraktığı bilinçli bir süreçtir. Hayatımızı şekillendirdiğimiz bu kadar önemli bir konuyla ilgili algı daha çok yazıya konu olacak gibi...

          '' Bir insanı dış dünyada davranış tercihleri , iç dünyasında ise önem tercihleri yani nelere dikkat edip , neleri göz ardı ettiği tanımlar. Her iki durumda da kişi yaptığı tercihlerden kendi sorumludur ve sonuçlarını kabullenmek zorundadır. Ortega y Gasset 'in de dediği gibi ;

BANA NEYİ ÖNEMSEDİĞİNİ SÖYLE ,

          SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM .  W.H.AUDEN ''


16.06 2016